Gül'e Ve Sevda'ya

Kategori: Belirtilmemiş

 

Sıyamım Yok Kıyamım Yok, Gözde Yaş Gönülde Heyecanım Yok. Hizmette Görünme Riyakârlığı Mevcut. Kapıdan da Ayrılamıyoruz....

 

Yoklarla çepeçevre sarıldığını düşünen bir dertlinin gönül ızdırabı.. Soru değil, bir bakıma hepimize ait bir vak’a raporu.. Bir büyük şöyle der ve bu sözlerini sıkça tekrar ederdi:

 

“Ne ilmim var ne âmâlim
Ne hayr u tâata kaldı mecalim
Garîk-i isyanım çoktur vebalim
Acep rûz-ı mahşerde n’ola halim.”

 

Gözyaşları, ihlaslı ve samimi insanlar için, başka bir ifadeyle, daima ciğeri ve bağrı yanan insanlar için bir boşalma ameliyesidir. Âdeta, sînesinde cehennem korları ve içi cayır cayır yanarken, onun duyguları dışa, göz yaşı şeklinde dökülür. Onun içindir ki, Allah Rasûlü tarafından, cehennemle göz yaşı arasında bir muvazene kurulmuştur. Cehennem kıvılcımlarının mahşerde insanları kovaladığı zaman, Cibril elinde bir bardak su ile görünür. Ve Allah Rasûlü ona sorar: “Elindeki nedir?” Cibril’in cevabı şu olur: “Mü’minlerin göz yaşı.. cehennemi söndürsün diye!”..

 

Başka bir hadîslerinde bu muvazeneyi şu sözleriyle ifade ederler.. “İki göz cehennem ateşi görmez: Düşmana karşı nöbet bekleyen ve Allah (cc) korkusundan ağlayan gözler”. Evet, Cehennemin korkunç kıvılcımlarını söndürecek ancak göz yaşıdır.

 

Allah Rasûlü bu ve benzeri hadîsleriyle, dışa karşı mücadele ve mücahede eden insanın bu durumuyla,içe karşı mücadele yapan ve nefsiyle yaka paça olan, bu yüzden de göz yaşı döken insanın amelini aynı mütalaa ediyor.

 

Kur’ân-ı Kerim, ağlayan insanların durumunu bir ibret vesilesi olarak nakleder. Ayrıca, az gülüp çok ağlamayı, kazanılan günahlar karşısında iki büklüm olmayı emreden nice âyetler vardır.

Ruh inceliğinin şâhidi durumunda olan göz yaşının her damlası, bir rikkat ürpertisidir ki, Cennetteki kevserlere denk kıymete sahiptir. Göz yaşının kuruması cidden acınacak bir zavallılık örneğidir. Allah Rasûlü, şeytandan sığındığı gibi, kurumuş gözden Allah'a (cc) sığınmaktadır.

 

Keşke her mü’min kendini sıkı bir kontroldan geçirip, bu acı hakikatı itiraf ederek şöyle diyebilseydi: Ne ilmim var, ne âmâlim; ne hayr u tâata kaldı mecâlim. Ne gözümde yaş, ne de yürekte dermanım. Ve ne de irade de ferim...

 

Ve yine, keşke her mü’min kendini şuna ikna edebilseydi: Ben bir hiçim. Eğer Cenab-ı Hakk’ın (cc) bir kısım lütûflarına mazhar olmuşsam, bunlar benim liyakatımdan değil, aksine muhtaç oluşumdandır. Benim bu müflis hâlim Cenab-ı Hakk'ın (cc) rahmetini ihtizaza getiriyor ve bütün bu lütuflar da onun için geliyor.

 

İnsanın kusurlarından sıyrılmasının ilk yolu, kusurun kusur olarak bilinmesidir. Bu bilmeyi daima bir ürperti takip etmelidir ki, insan kusurlarından kurtulmayı becerebilsin.

 

Îmâna ait meseleleri sevmek.. küfür, isyan ve günahtan nefret etmek, Cenâb-ı Hakk’ın (cc) insanlara ve bilhassa mü’minlere verdiği en büyük nimetlerdendir. Bu sayede insan imanda ve insan olmada zirveye doğru tırmanır ve onu aşağıya doğru çekmek isteyen her türlü engel ve engebeden kurtulur. Âyette bu husus bir nimet olarak şöyle anlatılır: “Fakat Allah (cc) size imanı sevdirmiş; ve onu kalplerinize zînet yapmıştır. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır. Bu Allah'tan (cc) bir lütuf ve nimettir. Allah (cc) Alîmdir, Hakîmdir” (Hucurat/7-8).

Allah (cc) inananlara imanı sevdirmiş ve kalplerinde imanı süslü göstermiştir. Onlar iman adesesiyle baktıklarından dolayı, sanki Cenneti, hurileri ve hepsinin ötesinde Cenab-ı Hakk'ın (cc) cemalini görüyor gibidirler.

 

Eğer âyetteki ifadelere muhatap sahabî ise, zaten onlarda bu hâl değişmeyen karakter haline gelmişti. Onlar îmana ait bütün meseleleri, ibâdete müteallik bütün hükümleri, delicesine seviyor; küfürden ve küfre götüren şeylerden de alabildiğine nefret ediyorlardı. Onlar imanları sayesinde daha dünyada iken Cennete girmiş ve Cennet ikliminde yaşamaya başlamışlardı bile.. onlar için tekrar küfre dönmek ise, Cehennemde cayır cayır yanmayı Cennette reftâre dolaşmaya tercih etmek olurdu. İşte onlar bu sayede rüşde erenlerden olmuşlardı. Ve bu da, Rabb’in büyük ihsan ve lütufları arasında sayılması gereken nimetlerdendi...

 

Evet, biraz evvel de ifade ettiğimiz gibi, insan kusurlarını hissedebiliyor ve onları görüyorsa, hatalardan sıyrılma adına ilk adımı atmış demektir. Ve eğer insan kendini kusursuz görüyor ve Müslümanlık adına, yapılması lazım gelen her şeyi tam ve eksiksiz yaptığı zan ve kanaatını taşıyorsa, o da yavaş yavaş batıyor demektir.

 

İmam Kastalânî, ondört kadar sahâbînin, nifaktan tir tir titrediğini ve münafıklar listesine kaydolup olmadıkları hakkında ciddi endişe taşıdıklarını nakleder. Bu endişe ve korku onlardaki imanın ayrı bir buuda ulaştığının alâmetidir. Onlar arasında Hz. Ömer ve Hz. Aişe validemiz gibi sürekli zirvelerde dolaşan insanlar da vardır.

 

Hz. Ömer Cennetle müjdelenmişti, fakat bir türlü kendinden emin olamıyordu O Büyük İnsan. Allah Rasûlü’nün: “Benden sonra peygamber gelseydi, Ömer olurdu” takdiriyle serfiraz olmasına rağmen, gidip Huzeyfe’nin yakasından tutuyor ve “Huzeyfe, Allah (cc) aşkına söyle, Ömer de münafıklardan mı?” diyordu..

 

Hz. Aişe Hâne-i saadete girdiğinde, belki rüştünü yeni idrak ediyordu. Erkek olarak Allah Rasûlü’nden başka kimseyi görmemiş ve tanımamıştı. Günah onun ruhuna hiçbir zaman misafir olmadı. Hayaline Efendimiz (sav) den başka bir insan da girmemişdi. O Allah Rasûlü ki, O’nun silüetinde daima Hakk (cc) mütecelli idi. Demek ki o müstesna kadın Hakk’ın (cc) tecellisinden başka bir yere bakmamış ve Hakk’la (cc) bu denli bütünleşmişti. Mir’atı Muhammed’de daima Hakk'ı (cc) müşahede ediyor ve düşüncesiyle ötelerin yamaçlarında geziyordu. Gözü-gönlü itminan içinde ve doygundu. Bulunduğu eve sağnak sağnak vahiy yağıyor; zaten ilham yüklü bulutlar çatıdan hiç mi hiç eksik olmuyordu. Yusuf’un güzellik dileneceği bir Efendiye sahipti ve bir gün bunu ifade etmişti. “Mısır kadınları Yusuf’u görünce ellerini kestiler; eğer benim Efendim’i görselerdi ellerindeki bıçakları kalblerine saplarlardı.” İbadetteki hassasiyeti ise herkesçe müsellemdi. O’nun bir vakit namaz veya bir günlük oruç-kadınlık hallerinin dışında-borcu yoktu. Ve bütün bunların yanında o, Allah Rasûlü’nün en çok sevdiği insan olma pâyesine ulaşmıştı. Şimdi bütün bu dediklerimizi ve daha yüzlerce denebilecek şeyi bir araya getirin.. Hz. Aişe validemizin büyüklüğünü anlamaya çalışın. Sonra da şu tabloya ibretle bakın: Ağlıyordu. Hıçkırıkları düğüm düğümdü gırtlağında.. Allah Rasûlü sordu: “Aişe seni ağlatan nedir?” Cevap verdi: “Ya Rasulallah, biraz evvel, Ve in minküm illâ vâridühâ-ister istemez hepiniz Cehenneme uğrayacaksınız’ âyetini okudum. Ve onun için göz yaşlarımı tutamadım.” Ve sözlerine devam ediyor: “Acaba o gün ehlinizi hatırlar mısınız?” Allah Rasûlü cevap veriyor: “Üç yer var ki, orada kimseyi hatırlayamam. Sıratta, mîzanda ve defterlerin herkese verildiği anda; evet, buralarda kimseyi hatırlayamam..!”

 

İşte kendisinden şefaat ümit ettiğimiz, anamız Hz. Aişe, böyle bir endişeyle yaşıyor ve acaba ben münafık mıyım, kuşkusunu içinden bir türlü çıkarıp atamıyordu..!

 

Bir insanın kusurunu bilmesi kadar büyük irfan olmaz. Kusurunu itiraf edeni müjdelemeli ki, bu haliyle o kurtuluşa doğru ilk ve en çalımlı adımını atmıştır.

 

Sıyam, kıyam, gönül heyecanı ve göz yaşı denilen şeyler insanın mânevî hayatını kurup inşa edeceği esaslardır. Elbette bunlara ilave edilecek hususlar da vardır. Meselâ insanın malıyla fedakarlık yapması, günümüzde farzlar ötesi farz durumunda olan cihad da bulunması gibi meseleler, mânevî çatının vazgeçilmez rükünleridir.

 

Bunlardan biri eksik olursa, insan, namazın rükünlerinden birini eksik yapmış gibi, Cenab-ı Hakk'ın (cc) rahmetiyle rezonans olamaz. Rabbimizin rahmetiyle tam temasa geçmemiz ve aynı frekanstaki alıcı verici durumunu elde edebilmemiz için, O’nun bize, ferdî, ailevî ve cemiyet hayatımıza dair teklif ettiği bütün emirlerini arızasız ve kusursuz yerine getirmemiz icab etmektedir. Aynen bunlar, bir kilidin içine giren anahtarın dili gibidir. Dişlerden bir tanesinde herhangi bir arıza, bir bozukluk bulunsa, diğer bütünü uysa ve tutsa bile kapıyı açamazsınız. Ne olursa olsun, mükellefe düşen şey “kilide göre anahtar” deyip, sebepler planında sorumluluklarını kusursuz yerine getirmektir.

 

Aslında kulluğun manâsı da budur. Evet, kulluk bir ısrar ve kapıda durup beklemedir. Kul kapıda duracak, belki de bir ömür boyu kapının açılmasını bekleyecek; fakat hiçbir zaman kapıyı terk etmeyecektir. Hem de ilk günkü iştiyakı hiç eksilmeden, ülfet ve alışkanlıklar aşkını, şevkini alıp götürmeden, ibâdetleri ruhsuz birer jimnastik haline getirmeden.. ilk günkü tazelik, ilk günkü havf ve reca ile dopdolu olarak zamanla yarışmak, işte gerçek kulluk! Kurân’ın âyetleri bize bunu öğretiyor: “İman edenlerin Allah (cc)’ı anma ve O’ndan inen gerçek için kalblerinin saygıyla yumuşama zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalbleri katılaştı. Onlardan bir çoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” (Hadid/16).

Bu âyetin ilk muhatabı durumunda olan sahabenin, her an yenilenen atmosferini ve her defasında sanki gökten mânevî birer sofra inmiş gibi, hep ter-ü taze şeylerle yüz yüze gelmelerini, bunun ruhlarda hasıl edeceği değişiklik ve metafizik gerilimi de nazara alarak bu ifadeye muhatap olmaları düşünülürse, âyetin bize hitap etme yönü daha iyi anlaşılmış olacaktır.

 

Zira onları ülfete götürecek şartlar henüz tamamlanmış değildi. Durmadan yeni âyetler nazil oluyordu. Ve onlar, İslâm adına her şeyi orijinalitesiyle yaşıyorlardı. Meselâ bir gün ezan sesini ilk defa duyuyor, onun heyecan verici nefesiyle camiye koşuyorlardı. Bir başka gün Allah Rasûlü onlara yeni bir tesbih ve dua öğretiyor; bu sefer de zindeliklerini onunla sürdürüyorlardı...

 

Buna rağmen, yine de âyet onları ikaz ediyor ve onlardan kalb heyecanı ve gözyaşı istiyordu.

Eğer heyecanlarımız, iç burkuntularımız ve göz yaşlarımız, Kurân’ın talep ettiği ölçüde ve onun istediği keyfiyette değilse, bizim kendi kendimizi kınamamızdan ve levm etmemizden daha normal ne olabilir ki?

 

Evet, boyunduruğun yere konduğu şu dönemde, din-i mübin-i İslâm’ı i’lâ etmek için koşup cihad etmiyor veya edemiyorsak; küfrün savleti altında ezildiğimiz bir dönemde, hakkı batılın satvetinden kurtarmak için uykularımız kaçmıyor ve ciddi bir ızdırap duymuyorsak, kınanacak birisi varsa o da biziz. Ve bu mevzûda herkes kendini ayıplamalı ve kendine levm etmelidir.

 

Biz bu kapının azat kabul etmez köleleriyiz. Hizmet kapısından asla ayrılamayız. Zaten gidecek başka kapı mı var ki ayrılıp oraya gidelim? Sonuna kadar diretecek ve asla bu kapının eşiğinden yüz çevirmeyeceğiz.

 

Allah'ın (cc) veli kullarından biri, senelerce Rabb’e kullukta bulunur. Nice müritler yetiştirir. Yetiştirdiği her müridin bir gün gelir ki gözünden perde açılır ve şeyhinin durumunu müşahede eder. Ne acıdır ki Levh-i Mahfuzda şeyhleri “Şakî olarak” yazılmaktadır. Bir bir onu terke derler. Sonunda sadece sadık bir mürit kalır. Durumu çok iyi bilen; fakat bir ders daha vermek için sabırla olanları seyreden şeyh bu müride sorar: “Arkadaşların niçin dergâhı terk ettiler; artık gelmiyorlar.” Mürit, utanarak, hicap ederek cevap verir: “Efendim, der. Sizi şaki olarak gördüler ve onun için halkayı terk ettiler.” Şeyhin dudaklarında buruk bir tebessüm belirir. “Yavrum, der, ben onların daha henüz gördüklerini kırk seneden beri görmekteyim. Ama başka kapı mı var ki oraya gideyim?” Şeyhin bu sözü semayı ihtizaza getirir. Levha birden değişmiştir. Şimdi o, elden ele bir gül gibi koklanan bir mutlu ve bir said dir. Sahâbîden sonraki devirlerde, toprak öyle mümbit ve verimli hâle getirilmiştir ki, binlerce Allah (cc) dostu, Hakk (cc) yârânı yetişmiştir. Ve bunlardan hiçbiri o kapıyı terk etmemiştir. Bak onlardan biri, İbrahim b. Edhem hazretleri ne diyor:

 

“İlâhî isyankâr kulun Sana geldi ve hep Sana gelir
Günahlarını itiraf eder ve Sana yalvarır
Affedersen bu Sen’in şanındır, Sana yakışır
Kovarsan, beni Sen’den başka kim affedebilir?”

 

Riya endişesi, eskiden beri en büyük zâtların da, içlerinden atamadıkları bir endişedir. Elbetteki onların riya anlayışı bizimkilerden çok farklıydı ama, yine de o endişe vardı. Bundan kurtulmanın belli yolları vardır: Evvela, yaptığımız her işe Rabbimiz muttali olduğunu ve içimizden geçenler dahil bütün amel, fiil ve düşüncelerimizin Cenab-ı Hakk (cc) tarafından bilindiğini hiç bir zaman unutmamalı ve daima her hareketimizi bizzat O’nun murakabesi altında yapıyor gibi yapmalıyız. Ayrıca, kalbimize hüşyarlık kazandıracak evrad, ezkar ve kitapları her an mütalâadan uzak kalmamak, bizi neticeye götürücü çareler arasında değerlendirilebilir.

 

Başka bir soruya cevap faslında, arîz ve amîk anlatılmış olan bu hususu oraya havale edip kısa kesiyorum.

 

MFG

23:31 - 25/10/2006 - yorum {1} - yorum yaz


Kutlu Zaman Dilimi Üç Aylar

Kategori: Belirtilmemiş

 

Üç ayların kendilerine mahsus bir tadı bir şivesi vardır ki, onları yılın diğer aylarından ayırır.. her ayın güzellik ve nefâsetinin zâhirî duygularımızla hissedilip yaşanmasına mukâbil, bu müstesna zaman dilimi kalple ve bâtınî duygularla yaşanır. Bu aylarda gönül dünyalarına yönelen insanlar, iman ve iz'anlarından fışkıran ışıklarla eşyanın perde arkasını süze süze, duygularıyla, içinde ebedî bir ömür sürecekleri firdevslere uyanmış ve ulaşmış gibi olurlar. Onlar için bu aylardaki günler, geceler, hatta saatler ve dakikalar âdeta bir başka büyüyle gelir-geçer; gelip geçerken de derecesine göre herkese mutlaka bir şeyler fısıldar.

 

Bu aylarda zaman hep uhrevî renklerle tüllenir.. insanlar tıpkı öbür âlemin sakinleriymişçesine mûnisleşir ve sırlı bir derinliğe ulaşırlar. Herkes kendi iç derinliklerinden olduğu gibi, varlığın sînesinden de ukbâ buudlu bir şiiri dinler ve yığın yığın hülya ve hatıraların, beklenti ve rüyaların gurup ve tulû'larında dolaşır. Yer yer hüzünlü, zaman zaman da neşeli tedâileriyle üç aylar, bize hem yitirilmiş bir cennetin hasretini hatırlatırlar hem de buğu buğu onu yeniden bulabileceğimiz ümidiyle bütün benliğimizi sararlar. Evet, hayatımızın her dakikasını ayrı bir saadet ve neşeye, ayrı bir gerilim ve hamleye çeviren bu günlerdeki hâtıra ve tedâiler, duygularımızı sessiz bir şiire, hayatlarımızı da sihirli bir güzelliğe çevirirler.

 

Biraz da üç aylardaki nurların gönüllere sinmesiyle sokaklardaki ışıklar, minarelerdeki mahyalar, her taraftaki rûhânî canlılık ve ma'bedlere koşan insanların simalarındaki letâfetle dünyadakinden daha çok cennetteki zamanları hatırlatan bu nûrefşan zaman dilimi, kadrini, kıymetini bilenlere ayrı ayrı lezzetler ve zevk-i rûhânîler sunar. Evet o, imanı, İslâm'ı, ma'bedi ve ibadeti duyup anlayanları; marifet, muhabbet ve ledünnî hazlara açık olanları, değişik dalga boyundaki ışıklarının renkleri, latîf latîf esen havasının incelikleri, uğradığı herkesi büyüleyip geçen zamanın seslerinden toplanmış ve ruhları sarıp okşayan o sonsuz zevk meltemleriyle kucaklar hepimizi.

 

Hemen her sene zamanın bu altın dilimini idrak edince, âdeta, ötelerin ayn-ı hayat olan o sevimli, neşeli mavimtırak günlerine bir kere daha kavuşur gibi oluruz. Evet, bir kere daha gönül gözlerimizde her yan baharla tüllenir.. her tarafta yeniden hayat köpürür.. dağ-bayır yeşerir ve renklerle kahkaha atar.. çiçekler raksa durur, bülbüller nâralar yağdırır.. ve duygular gülden, lâleden alevlerini alıyor gibi olur. Öyle ki her yanda esen bu umûmî hava gönüllerimizi bir mutluluk vaadiyle kaplar ve bize ne bilinmedik, ne sezilmedik şeyler fısıldar. Hatta hayatları bedbinliğe, karamsarlığa kilitlenmiş insanlar bile bu semâvî şehrâyinden nasiplerini alırlar.

 

Hele günler, o ibadetle derinleşen saatlerini, hayatın gerçek mânâsını terennüm etmek için gönüller üstünde bir mızrap gibi hareket ettirdiğinde, kuş cıvıltıları safvetinde ve bir çocuk neşesi tadındaki ezan dakikalarının cennet güzellikleri kadar tesirli ve bu güzelliklere meftun bir kalp gibi olgun ve dolgun ibadet saatlerinin, Hakk'ı muhatap alma ve Hakk'a muhatap olma mânâsıyla tüten zebercet duyguların zikr u fikirle sînelerimizi coşturan şiiri başlar.. başlar da, varlığın çehresindeki perdeler sıyrılır ve Hakk'a yakın olmanın o kendine mahsus, huzur ve itmi'nan dolu lezzetli, sımsıcak mavi dakikaları bizim olur. Günde beş, haftada lâakal otuzbeş defa, âdeta bir nurdan helezon çevresinde dolaşır, gönüllerimizde miraç fırsatlarına erer ve hep insan-ı kâmil olmanın rüyalarıyla yaşarız.

 

Üç ayların başlangıcı, kamer birkaç gün önce zuhur etse de, rağbetlere açık inayetle tüllenen bir perşembe akşamı "merhaba" der ve bir mızrap gibi gönüllerimize iner. Ulu günlere ve daha bir ulu güne akort olmaya teşne duygularımızı ilk defa uyarıp coşturan "Regâib" bir ses ve enstrüman denemesi gibidir. Yirmi küsur gün sonra gelecek olan Miraç ise, tam hazırlanmış ve gerilime geçmiş ruhlar için âdeta, semâvî düşüncelerle, gök kapılarının gıcırtılarıyla ve uhrevîlik esintileriyle gelir. Beraât bu tembihlerle uyanmış ve tetikte bekleyen sînelere kurtuluş muştularıyla seslenir. Kadir Gecesi'ne gelince, bu kadirşinas insanları, tasavvurlar üstü ve ancak bin aylık bir cehd ile elde edilebilecek feyiz ve bereketle kucaklar ve onları afv u mağfiret meltemleriyle sarar.

 

Üç ayların bu olabildiğince tatlı ve imrendiren sıcaklığı, imanlı gönüller için gece-gündüz demeden devam eder. Her gün bütün parlaklık ve canlılığıyla bereketlerini başımıza boşalttıktan sonra gidip ufka kapanınca, arkadan yepyeni, âsûde ve buğu buğu güzellikleriyle bir başka sabah tulû' eder.. gönüllerimizi dolduran, iç âlemlerimizde gizli gizli bir şeyler örgüleyen hüşyar gönüller için oldukça hülyalı bir sabah..

 

Recep ayının girmesiyle Rahmeti Sonsuz'a karşı duâ, niyaz, hamd u senâ ve tam bir teyakkuzla hazırlığa geçen ruhlar, ayın sonuna doğru ötelere uyanmış gibi tam bir temâşâ zevkine ererler.. ererler de hemen herkesin dili, edâsı, üslûbu değişir ve çehrelerini bir heybet, bir haşyet ve bir ümit sevinci bürür. Herkes daha ziyade kalp diliyle konuşmaya başlar.. beşerî sertlikler daha bir yumuşar.. ve bunlar arasında bir hayli insan, miraç yapacakmışçasına bütün dünyevî ağırlıklarını atar ve âdeta ruh hiffetine ulaşır. Derken Hakk'a yönelmiş bu insanların gönüllerinden taşan nûrâniyet ve sîmâlarındaki rengârenk incelik en katı kalpleri dahi yumuşatacak ve rikkate getirecek ölçülere ulaşır.

 

Recep ayının girmesiyle, her zaman ayrı bir derinlikle tüllenen geceler, daha bir büyülü hal alır ve herkese ne dâhiyâne düşünceler ilham ederler. Hele, ondaki bu gecelerin ötelere açık menfezleri sayılan kutlu zaman parçaları, her zaman bize, gönüllerimize benzeyen emeller ve cennet duygularıyla coşan hülyalar aşılarlar.. aşılarlar da, sonsuzluk arzularımızı kucaklar ve ruhlarımıza yeni yeni rüyaların kapılarını aralarlar. Hemen her gece benliğimizde uyukluyor gibi sessiz sessiz duran hislerimizi uyarır ve bize dünyadakinden daha derin saadet düşünceleri ilham ederler.

 

Kitaplarda "Şehrullâhi'l-Muazzam" diye geçen Şaban ayını, bütün varlığa ve benliğimize sinmiş bir lezzet gibi duyar ve gönüllerimizin ümide, beklentiye, uhrevî güzelliklere kaydığını hisseder gibi oluruz. O, gecesiyle-gündüzüyle, insana Ramazan besteli büyülü bir musiki gibi tesir eder.. ve kendisine sığınanları semâvî kollarıyla sarar.. bir anne şefkatiyle kucaklar ve onları rahmetin enginliklerinde dolaştırır. Onu kendi ruhuyla idrak edenler için, sanki zaman delinmiş de, duygularımıza zamanüstü âlemlerden bir şeyler akıyor gibi olur. Öyle ki, herkes onun aydınlık dakikalarında ve onu duymanın enginliklerinde bir adım daha atsa, kendini, bir sihirli merdivene binip ötelere yürüyecekmiş gibi sanır. Hemen her gün, her gece, her saat ve her dakika fıtratlarımızdaki gizli sonsuzluk arzusu ve ebediyet düşüncesiyle kim bilir kaç defa ötelere ihtiyacımızı hisseder ve bu Allah ayının araladığı menfezlerle emellerimizi temâşâya koşarız.

 

Derken sımsıcak, olabildiğince yumuşak ve hummalı dakikalarıyla Ramazan ufukta belirir.. vicdanlar teyakkuza geçer, bütün gönüller uyanır, bütün duygular coşar.. ve insanlar oluk oluk ma'bede akar; oradan da Rabbine yürür. Ramazan'ın gelmesiyle ruhunun râbıtaları daha bir güçlenir.. uhrevî arzu ve emeller daha bir köpürür; köpürür ve duygular üzerine bir mızrap gibi inip kalkan bir Ramazan mülâhazası, inanmış sîneleri aşkla, şevkle coşturur ve onların ruhlarında âdeta yangınlar meydana getirir. Denebilir ki, Ramazan senenin en nurlu, en içli, en tesirli, en lezzetli günleri ve ledünnî hayatımızın da en önemli bir iç dinamizmi olarak bütün benliğimize siner ve bize en uhrevî hazlar yaşatır. Çarşı-pazar ve sokakların görüntüsü ötelere ait duygularla köpürür.

 

Minarelerin solukları gönüllerde Kur'ân hüznüyle yankılanır.. ma'bedler ışıktan fistanlara bürünür ve imanlı gönüllerin avazlarıyla inler. Evden ma'bede, ma'bedden mektebe her yerde Hakk'a yönelişin sevinç ve itmi'nânı yaşanır.. ibadetle şahlanan sîneler, bütün güzelliklerini ortaya döker.. en mahrem çizgileriyle iç dünyalarından kopup gelen aşklarını, şevklerini haykırırlar. Bu insanlar, güya "vuslata hazırlanın" emrini almış gibi her geceyi bir "şeb-i arus" arifesi sayar ve her günü de engin bir vuslat duygusuyla geçirirler.

 

Evet, Ramazan'daki her seste bir başlangıç vaadi, her solukta bir kurtuluş ümidi nümâyândır. İftarlar, bize bir kısım sırlar fısıldar ve ufkumuzda büyük buluşmanın çağrışımlarıyla tüllenirler.. teravihler ümit dünyamıza neler neler vaadederler.. geceler, âdeta nazlı bir gelin edâsıyla bize harem kapılarını aralar ve vâridâtın her türden dalga boyuyla ışık olur gönüllerimize akarlar.. imsaklar tıpkı vapur düdüğü, uçak sesi ve füze tarrakalarıyla tınlar ve Dosta vuslat yolunda bir gece yolculuğunu salıklarlar... Nihayet upuzun bir gün, o tatlı buluşmanın telaşlı ama dikkatli, heyecanlı fakat ümitle dolu saatleriyle gelir her yanımızı sarar.

 

Ramazan'da hayat o kadar derin ve anlamlıdır ki, konuşulan her söz, duyulan her ses insana, onun gönlünden fışkıran bir besteymiş gibi gelir; gelir de en tatlı nağmeler halinde duygularımız süzülmeye başlar. Her zaman ruhun bir tomurcuk gibi açılmasına ve benliğin derinliklerinde uyuyan duyguların uyanmasına vesile olan ve bizi en büyüleyici, en enfes hülyalar âleminde dolaştıran Ramazan, hepimizi ta iliklerimize kadar bir aşk u şevk ve bir vuslat ihtiyacıyla yoğurur ve gönüllerimize gerçek hayatın neşvesini duyurur.

 

Ramazan'da tam azığını alabilen herkes, burada elde ettiklerinin ötesinde, yürüdüğümüz bu nurlu fakat biraz buğulu yolun sonunda, hep özleyip durduğu bir ebedî saadetin var olduğunu anlar ve bütün benliğiyle O'na yönelir. Evet, her iftar ve her imsakta insan, kendine yepyeni bir vuslat kapısının aralandığını seziyor gibi olur ve iki adım ötede daha çaplı ve daha büyüleyici bir buluşma ihtiyaç ve ümidini duyar; duyar da bir tarafta gurbet ve yalnızlık, diğer tarafta da beklenti ve hülyalar onları daha engin bir büyü ile sarar ve hakîkî aşkın derinliklerine çeker. Öyle ki, onların sînelerinin enginliklerinde olduğu gibi, mekânın sonsuzluğunda da her şeyin aşk etrafında cereyan ettiğini duyar ve kendilerinden geçerler.

 

Kadın-erkek, genç-ihtiyar, zengin-fakir herkes, kendi idrak seviyesine göre, Ramazan'da önemli bir hazırlık dönemi yaşar; sonra da hiç bitmeyecek bir yol mülahazasıyla hep Allah'a yürüyor gibi olurlar...

 

M.FETHULLAH GÜLEN

19:08 - 25/7/2006 - yorum {1} - yorum yaz


Kategori: Belirtilmemiş

 

Ömer Tuğrul İnançer 1946'da Bursa'da doğdu. Orta tahsilini Bursa'da tamamlayıp İstanbul Hukuk Fakültesini bitirdi. Yirmi yıl kadar muhtelif şirketlerde müşavir-avukatlık yaptıktan sonra 1991 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğunda Sanatçı-Müdür olarak çalışmaya başladı.

Tahsili sırasında özel olarak müzik dersleri aldı. Çeşitli radyo ve televizyon programlarında misafir sanatçı ve konuşmacı olarak yer almış olup, bir çok yurtiçi ve yurtdışı konserlerde müzik faaliyetlerinde bulundu. Tasavvuf konularında çeşitli makaleleri bulunan sayın İnançer ile geçtiğimiz aylarda yaptığımız bir sohbeti arz ederiz:

Semazen: Konya'ya bu yıl istisnai olarak, geçen yıllara nazaran ihtifallere yoğun bir talep oldu; hatta bu yılki törenlerde bu yoğun talep karşısında Konya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü normalde 7 gün olan etkinlik süresinin 11 güne çıkarıldığını, bu yıl ise bu sürenin 17 gün olacağını bildirdi. Nedir bu hareketin, bereketin menşei?


Ö. Tuğrul İNANÇER: Biraz daha gerilere doğru gidersek, bu ihtifaller başlangıçta “bir gün” olarak kararlaştırılmıştı; ancak 50'li yılların ortalarında, sadece 17'sinde konferans, anma, biraz ney üfleme ile başladı halk evinde. Sonra bu yetmedi ve biraz sema olsun diye, Afyon'dan gelenlerle, 62-63'lerde Allah rahmet eylesin Ahmet Bican Dede'nin yetiştirdiği Konyalı gençler, o zaman gençlerdi, Holat, Ethem, Koca Mehmed ağabey, Ziya Bey... daha var tabi... Üç güne çıktı, sonra Feyzi Halıcı'nın turizm derneği ile Mevlana haftası ismiyle 7 güne çıkartıldı. O zaman da yetmiyordu, bu sene 11 gün oldu. 73'de, UNESCO'nun 700. Vuslat yıldönümü münasebetiyle, hatırladığım kadarı ile 15 gün sürmüştü. O zaman da yetmemişti, çok yabancı vardı. Yani bu işler başladığı zaman Türkiye'nin nüfusu yirmi dört milyondu, şimdi yetmiş küsür milyon, dolayısıyla böyle bir maddi sebep var. Manevi sebeplerine gelince, insanlar maddi rahatlıklarının artık kendilerini mutlu etmeye yeterli olmadığını yavaş yavaş anlamaya başladılar, veya içlerinden anlayanlar çıkmaya başladı.

Bugün Dünya'da sosyal güvenlik sistemlerini en iyi oturtan ülkeler İskandinav ülkeleridir, ama ne yazık ki en büyük intihar oranı da orada. Demekki istikbal endişesi dahi -dünya hayatıyla sınırlı olarak- insanlarda mutluluğu ve emniyeti yaratmıyor. Bir başka şey var; çünkü bütün dünya sistemleri insanların daha iyi yemesi, daha iyi giyinmesi ve daha iyi barınmasına yöneliktir, bütün hayvanlar da öyle yaşamak ister.

Bir güneşin altında kümes yap, tavuk oraya gitmez, gölgelik havadar bir yer ister. Bir bataklığın içinde bir aslana in göster, bir de doğru dürüst havadar, hafif yüksekçe önü açık, manzaralı bir yer göster, aslan orayı ister.Aslana kart bir öküz ve körpe bir ceylan göster, aslan körpe ceylanı tercih eder. Allah yalnızca giyinmek derdinden hayvanlarını berî kılmıştır, kışa doğru yağlandırıyor, kıllarını uzatıyor, koruyor, yaza doğru eritiyor, kılalrını döküyor, serinletiyor... Yani insanın ihtiyaçları da hayvanın ihtiyaçları gibi barınmak, yemek ve giyinmekten ibaretse, hayvandan ne farkı var insanın?

Dolyaısıyla insan yavaş yavaş bu ihtiyacnının farkına varmaya başlıyor. Bu ihtiyacın giderildiği yerler de böyle gönül toplantılarıdır. Resulullah efendimizin tarifleriyle, bu toplantılar cennet bahçelerinden bir bahçedir. Buraya gelenler hakikaten bu cennet bahçesine layıklar mı diye sorulacak olursa, ben cennete hiçbir kimsenin layık olmadığına inanıyorum, cennete liyakat kesbedilmez, Allah'ın lütfu ile girilir. Konya'ya gelenlerde, Allah'ın lütfuna erişirlerse, o ihsana nail olurlarsa, gönülleri hakikaten bir cennet bahçesine uğramış gibi felaha kavuşur. Konya'ya gelenlerin büyük bir kısmı demesek bile, önemli bir kısmı mükerrer gelenlerdir. İlk defa gelenler azdır, diyelim ki en az yarı yarıyadır. Ben 35 senedir her sene -bila istisna- geliyorum, bir tek 74'te hacca denk geldiği için gelememiştim.

Salonları bir dolaşıverin kaçıncı gelişiniz diye sorun, 20'ye de rastlayacaksınız 2'ye de rastlayacaksın, ilk defa gelenler yarıyarıyadır. Bunun yanısıra 50-60-70 yaşında Konya'da olupta türbe-i şerife hiç uğramamış insan suretinde varlıklar da gördüm, merakı bile yok, ne yapalım kalbi mühürlülerden sayacaz onları. Yani bu hareket ve berekette bir maddi sebep var: nüfus artışı; bir de yine maddi gibi gözüken manevi bir sebep var. İnsanlar artık bedenlerinin ihtiyacından gayri bazı ihtiyaçlarının farkına varıyorlar. Mükerrer gelenler için bir ilave daha: Buradan bir lezzet alıyor. Lezzet tarif edilmez, tadan bilir, bir şey tatmışlar ki bir daha geliyorlar. Biz elhamdulillah o lezzet çorbasına bir tutam tuz koyabiliyorsak; hizmet olarak, kendimizi mutlu addederiz.

Semazen: İnsanlar bu ihtifallerde ne bulmayı ve özellikle evlerine geri dönerlerken ne götürmeyi umuyorlar? Götürmeleri gereken şey nedir?

İnançer: Bunu hacdan bir misalle anlatmaya çalışayım: İnsanlar hacdan veya unmreden gelirken; hurmalar, kınalar, örtüler, elbiseler, zemzemler getirirler. Bunları hep çarşılardan alıyorlar, ben soruyorum bazılarına: “Hz. Ebubekir'den ne getirdin? Hz. Ömer'den ne getirdin? Osman'dan ne getirdin? Ashabdan ne getirdin? Efendimizden ne getirdin?”

İşte, geri dönerken götürülmesi gereken onlar. Hurma, zemzem çarşıdan alınır, Ebubekir'den sıddıkiyyet alabildin mi?

Ömer'den adalet alabildin mi?

Efendmizden -kendi miktarınca- “rahmete'l-lil a'l-emin”lik- alabildin mi?

Hz. Mevlana'dan da dönerken aşk zerresi alabildin mi?

Bir ayağınla şeriat'ın merkezine basıp, diğer ayağınla kainatı dolaşıp -aynı zamanda kainatı kucaklamak demektir- yapabildin mi?

Yapamasan da “o yapmayı” sevdin mi?


Eh sevdinse de kârlı dönüyorsun demektir.

Bizim en çok karşılaştığımız soru: “Semazenler nasıl dönüyorlar?” sorusudur. Ne zaman ki insan nasıl dönüyorlar değil, neden dönüyorlar diye sorarsa, o zaman bu işten bir şey anlamaya başlamış demektir.

Semazen: Neden Dönüyorlar?

İnançer: İşte onu açıklamak çok zor. Böyle bir sohbette verilecek cevap değil. O biraz daha uzun. Şu kadarcık kısaca söylemek lazımsa: Hem kendi etrafından hem de güneşin etrafında dönen bir dünyada yaşıyoruz, bu dünyanın dahil olduğu galaksi sistemi de dönüyor. Aradaki dönüşleri yelpazenin diğer taraflarına bırakalım en ucuna gelelim, seni sen yapan maddi varlığındaki zerreler; atomları, nötronu, elektronu, protonu dönüyor ve bu dönüş bittiği anda hareketin “dur” dediği anda da varlık yok oluyor.

Peki böyle her şey dönüyor; ben niye dönmeyeyim?

Her ayin-i şerifin sonunda okunan ayet-i kerimede bu dönmenin sebeplerinden biri daha açıklanmaya çalışılıyor: Esteüzübillah “Ve lillâhi’l-meşriku ve’l-mağribü fe eyne mâ tüvellû fe semme vechullah” (Nereye dönersen dön, Allah’ın vechiyle muhatap olursun.) Allah doğuda-batıda, her yerdedir, mekandan münezzehtir, daha doğrusu sendedir. Bütün tasavvuf büyüklerinin yazdıklarına -şiir, nesir- baktığımızda O'nu hep kendinde aramanı tavsiye buyuruyorlar. Yani Niyazi Mısri'si de O, İbn- i Arabi'si de O, Aziz Mahmud Hüdayi'si de O... Kendi zamanlarının insanlarının ihtiyaçlarına göre aynı hakikati değişik tarzda, insanların anlayabileceği şekilde söylemişlerdir. Hazret-i Mevlana’nın da söylediği o: ”kendinde ara…” Kendinde derken kalp burada bir semboldür. Semazen sola doğru dönerken kalbinin etrafında dönüyor, kalbini tavaf ediyor, kendini tavaf ediyor.

Bu, hiçbir zaman insan aklının icat ettiği, felsefenin icat ettiği , hümanizm ile alakalı bir şey değildir. İslam tasavvufunda insan insanı Allah’tan dolayı sever. Hümanizm de insan insanı, insandan dolayı sever, devrede Allah yoktur. Onun için Hazret-i Mevlana’nın görüşleri, düşünceleri, yaşayışı, tavsiyeleri, emirleri, kitapları bir okyanustur, o okyanus hümanizm fincanına sığmaz.

Semazen: Hz. Mevlana kendi kabr-i şeriflerini ziyarete gelecek olanlar için şunları söylemişti: "Eğer mezarımı ziyarete gelirsen, üstümdeki toprak yığınını rakseder görürsün.. Ey kardeşim, meclisime defsiz gelme..

Çünki, Hûdâ Meclisi'nde gamlı olmak, yaraşmaz. Çenem bağlanmış mezarda yatmadayım amma, ağzım sevgilinin ebedî sarhoşluğunu durmadan emmededir.." Efendim, Hz. Pir'in toprağını sevinç ve musiki ile raksettiren bu güçlü imanı, yani ebedi sarhoşluğun ne olduğunu açıklayabilir misiniz?


İnançer: Kim açıklayabilmiş ki?... Ancak bazı zanlarımız olabilir. Güçlü iman yerine aşk kelimesini koymak lazım gelir. İman eğer lugat manası itibariyle inanmak demekse -ki öyledir lugatte- “inandım” ama şeriatta biraz tetkik ettiğimizde ibadetlerde bir tahsin şartı vardır. Yani “Allah bu orucu emretmiş ama bu sıcak yaz gününde de ağzım yüzüm kuruyor ama ne yapalım, emretmiş yapıyoruz” dediğin zaman tahsin şartı yerine getirilmediği için kabulü biraz güçtür.

Tabi Allah bilir, biz kul tedbiri olarak konuşuyoruz. “İyi ki Rabbim emretmiş, ne iyi etmiş de emretmiş. Bana da inşallah onu yapmanın kuvvetini ihsan eder de yaparım”, diye güzelleme, hoş görme, tahsin etme şartı vardır.

İmanın tahsini aşktır. “Çenem bağlanmış olarak cesedim yatmakta ise de ben...” Demek ki “ben” cesedinden gayrıyım, incelik burada ...”Ben sevgilinin ebedi sarhoşluğunu emmedeyim”. Bu “ağzı bağlı ama emme” bir takım edebiyat incelikleri söz konusu o ayrı mesele. Burada güçlü iman yerine güçlü aşk vardır. İman etmediğin şeye aşık olamazsın ki zaten. Yani bu şuna benzer: “La ilahe illallah” kelimesi Cenab-ı Hakkın birliğini ifade eder ama adamı Müslüman etmez. Efendimiz nerde? Ama “Muhammed Resulullah” dediğin zaman “La ilahe illallah” demesen bile... Allah var ki resulü var diyorsun. Resulullah diyorsun. Onun için “Muhammed Resulullah” kelime-i tayyibesi “La ilahe illallah” kelime-i tayyibesinden üstündür. Tabi la ilahe illallahsız olmaz, ayrı mesele.

Burada sadece lugat konuşuyoruz. La ilahe illallah diyen sadece ehl-i tevhid olur, Muhammedî olamaz. Efendimizden sonra efendimizden haberi olup da Muhammedî olmamak şuçtur, küfürdür. Haberi olmazsa, Afrika’nın balta girmemiş ormanında hiçbir şeyden haberi olmayan, sadece kabilesinden 50-60 kişiyi görüp ölen, yine de Allah’ın ona verdiği kendi ruhundan ruh üfürmeyle ona verdiği yaratıcısını bilme ve bulma cevherini işletip Allah’ı “bir”lemesi mükellefiyetindedir. ”Allah birdir” dediği zamanda muvahhiddir ve cennetliktir (Kitâb-ı Kerîm’imizdeki Hz. İbrahim’in yıldızları, ayı, güneşi görüp tanrı zannetmesi, fakat sonunda bunları yaratanın Rabbi olduğunu idrak etmesi kıssası bu hususu anlatır).

Ama efendimizden haberi var, inanmıyor ve tasdik etmiyor, o cehennemliktir.

Efendimizden evvelki ümmetler içinse kendilerine tebliğde bulunan peygamberin resulullahın tasdiki önemlidir. Haberi yoksa ki, Allah: “ben en ufak bir topluluğa bile peygamber gönderdim” buyuruyor. Olur ki haberi yok diyelim yine ehl-i tevhid olmakla mükelleftir.

İşte la ilahe illallah tevhidi anlatır. Muhammed Resulullahtır esas.

Hazret-i Mevlana Mesnevi-i Şerifini, Divan-ı Kebirini tetkik edelim. Orada sevgili olarak, yar olarak söyleyiverdiği hep Efendimizdir. Çünkü Muhammed kapısından geçilmeden Allâh binâsına ulaşılmaz. Bunu anlamıyorlar. Evet Allah sevgisi... Kimden öğrendik Allah sevgisini? Eğer kendi gönlümüzde ve aklımızdaki inanma ihtiyacının muhatabı olarak gönlümüzden ve aklımızdan bir tanrı yarattıysak o Allah değildir! Allah: Resulullah efendimizin tebliğ buyurduğu Allah’tır. Onun için öyle kuru kuruya sevgili lafına da karnımız toktur. Kuru kuruya sevgili değil, kimdir o sevgili? Hazret-i Mevlana’nın yanıp yıkıldığı, cesedim kabrimde çenesi bağlıyken bile muhabbet emdiği sevgili kimdir? Sualinin cevabını vermek lazımdır. Aramak, bulmak lazımdır. O evvela Resulullah efendimizdir. Ve ben onun ayağının tozu olmakla iftihar ederim diyor: ”Zerre-i râh-ı rasûl oldum da erdim şâna ben” diyor. (Estağfirullâh ism-i şerifi ile konuşmak efendimizden, edepsizliktir ama burada öyle icap ediyor…)

Muhammedsiz Mevlana yaratmaya çalışıyorlar, olmaz öyle şey, böyle bir şey yoktur!

Var diyen gelsin karşıma, kim olursa olsun. O kadar da hodri meydan yani…

İşte bu, güçlü imandan ziyade güçlü aşktır. Resulullah efendimizi kim iyi tanırsa o kadar çok sever. O öyle bir cevherdir ki tanınması gerekir. Ne kadar çok tanırsan o kadar çok seversin. Herhalde Hazret-i Mevlana onu çok iyi tanıyan bir zat-ı şeriftir. Onun için de efendimizi çok sever. Efendimizi sevmek aynı zamanda Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak demektir. Çünkü Allah ve melekleri habibine devamlı olarak salat ederler: “İnnallâhe ve melâiketehû yüsallûne ale’n-nebiyy”

(Muhakkak ki Allah ve melekleri o Nebî’ye devamlı olarak salât ederler).

Yani Resulullah'ı sevmek Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak demektir.

Hz. Mevlana da Allah’ın ahlakıyla ahlaklandığı için çok yüce bir zat-ı şeriftir. Biz de onu sevdiğimiz için bizi de Allah ondan sayıverir. “Ve hasune ulâike refîkâ”, ayetle konuşuyoruz, o ayete nail olmak ümidiyle de tabi.

Semazen: Bu kadar güçlü bir aşka sahip olamayan bizler, nasıl Hz. Mevlana gibi sevinç içerisinde ölümü karşılayabiliriz? Çok günahlı olan bir mümin nasıl olur da esenlikle canını teslim edebilir?

İnançer:
Ayette var: Estaiüzübillah “İnnellezîne kalû Rabbünallahu sümme’stekâmû tetenezzelü aleyhimu’l-melâiketü en lâ tehâfû ve lâ tahzenû” Adam gibi yaşarsan, yani âyetteki tâbiriyle istikâmetli yaşarsan, öleceğin zaman melekler gelirler. ”Bıraktıklarına üzülme gittiğin yerden korkma.” derler.

Sevinç içerisinde ölmek için dünyanın masiva olduğunu bilmek lazımdır. Dünya, dünyada yaşamak değildir. Yine Hz. Mevlana’nın tarifiyle “Dünya bir denizdir sen bir gemisin”. Eğer dünyayı içine sokamazsan geminin su üzerinde yürüdüğü gibi, istediğin limana ancak doğru rota ile gidebilirsin. Yok, dünyayı içime sokacağım dersen, batarsın. Dünya çirkin bir şey değildir. Gerçi adı üstünde “dûnya”, yani “aşağılıkistandır” ama Allah ile arada perde yaparsan, “Va'lemû enne mâ emvâlüküm ve evlâdüküm fitnetün ve ennallâhe ‘indehû ecrun ‘azıym” diye bir ayet var.

Evlat ve mal fitne olabilir mi?

Allah’tan ayırıyorsa fitnedir.


Yok, “Bu mal ve evlat bana Rabbimin hediyesi ve emânetidir, ben de bunları O’nun emâneti olarak telakki ettim.” diyorsan fitne değil yükselme sebebi olur. Allah’ın erkek tarifi var Kur’an-ı Kerim’de: “Onlar alışverişleri, dünya işleri, çolukları çocukları, mevkileri, makamları onları Allah’ı zikretmekten alıkoymaz. İşte onlar erlerdir.” diyor. Rical kelimesiyle anlatıyor, “zükür” kelimesi cinsiyet belirtir; “Rical” ise erlik, mertlik belirtir.

Evladın olacak, hizmet edeceksin. Bak dikkat et! Bizde erkek çocuğa “mahdum” denir. Ne demek mahdum? Hizmet edilen demek. Şeyhler imzalarında “hâdimu’l-fukarâ” tâbiri kullanırlar. Ne demek? Fukarânın hizmetçisi demektir.

Resulullahın da evladı vardı. Omzuna alıp gezdiriyordu torunlarını. Mekke’nin fethinde Kâbe avlusuna girerken kucağında bir çocuk vardı. Hz. Rukiyye yeni ölmüştü. Hz. Osman’dan olan torunu Abdullah vardı, annesi yeni vefat etmişti. Onu kucağına aldı, Kâbe avlusuna girmek kadar yüksek bir maneviyat yanında “dede Muhammed” dedeliğini ihmal etmiyordu. Çünkü şefkat ve merhametin kaynağı odur. Her babanın evladına şefkati, efendimizin ümmetine şefkatinin yanında solda sıfırdır. Peygamberlik, askerlik, başkumandanlık, devlet reisliği, diplomatlık, babalık, kocalık, arkadaşlık hepsi var. Mekke fethinde o anda o fetih vazifeyle meşgul ama bir yandan da dedeliğini ihmal etmiyor. Kendi evlat acısı var o ayrı.

Vazîfe, İslamî anlayışta: Şahsi acılarına ve sevinçlerine dahi yer vermeyecek kadar üstündür. Diyelim ki ben bir devlet memuruyum veya kamu görevlisiyim: Kapıda da insanlar bekliyor benden iş yapacaklar. Namaz vakti geldi, sünnet kılamam, farzı kılacağım ve ahalinin işini bitireceğim. Uzun uzun zamm-ı sûre bile okuyamam. Bir kevser bir ihlas tamam. Evde uzun uzun kıl namazını. Ashab-ı mesalih (iş bekleyenler) beklerken uzun uzun namaz kılmaya bile müsaade yok. İslam böyle bir sistemdir. İnsan sistemidir. İnsan içindir. İbadetini put edindiğin zaman yani o ibadeti seccadenin üstüne hapsettiğin zaman, ramazan ayının içine hapsettiğin zaman Allah’a kul olmayı, ibadet kelimesini sadece belli şekillere bağlamışsan, kul olamamışsın demektir. Yani Resulullah efendimiz nasıl bütün vazifelerini bir arada yapabilmişse, namaz kılarken eteğine oturan torununun uyanmaması için oturmayı uzatmışsa, daha sonra namazı bozmadan kucağına alıp kalkmışsa öyle bir torun muhabbeti göstermişse, Hz. Fatıma yanına geldiği zaman ayağa kalkıp onu okşayıp öpmüşse baba muhabbetiyle, oğlu İbrahim (a.s) vefat ettiği zaman defnettikten sonra başında gözyaşı dökmüşse, bunlar tabii şeyler. Resulullah efendimizin yaşantısı kendisinin yaşantı örneği olan her zat velidir. Hz. Mevlana’nın velayet sebebi odur. Oğlu Aleaddin Çelebi'nin sandukasına yazılan şiirlerini okusunlar merak edenler.

“Eğer sen sevap kazananların Allah’ı isen günahkarlar hangi kapıyı çalacak?” Diyor, oğlu için Allah’a öyle niyazda bulunuyor. Yani dünya masiva olmadığı, yani Allah’la aranda perde olmadığı zaman “dûnya” olmaktan çıkar. Nasıl Mevlevi meydanında postun ucuyla mutribane arasındaki hatt-ı istivanın ikiye ayırdığı kavs-i nüzul ve kavs-i uruc'da (aşağıya iniş yarım dairesi ve yukarıya yükseliş yarım dairesi) hangi dairedesin? Allah ileydin, dünya hapishanesine gönderildin, beden mahpesine hapsolundun, aşağıya indin. Orada iradî olarak “mûtû kable en temûtû”ya (ölmeden evvel ölmek) ermek için bir yol bilenin peşine takılıp kavs-i uruca (yükselme yarım yayına) geçtiğin zaman dünyada yaşayabilirsin. Zenginlik, fakirlik, güzellik, çirkinlik, sağlık, hastalık bunlar nisbî ölçülerdir. Hz. Süleyman kadar Allah hiçbir kuluna maddi güç vermemiştir.

Hz. Peygamber: Ulaşılmaz unvan, kral. İnsanlara hükmetmekten başka cinlere hükmediyor. Mecid-i Aksa'yı cinlere yaptırdı, onları amele gibi kullandı. Kuşlara hükmediyor; onların dillerini anlıyor, rüzgara emir veriyor “öyle esmeyin böyle esin”, diyor...

Bu kadar kudreti Allah hiçbir kuluna vermemiş. Peygamberliğine mânî değil. Hz. İsa’nın bir peştemal bir de maşrapası var. Sonra bir gün bir çobanı avucundan su içerken görmüş maşrapayı da atmış. Bir tek peştamalı var beline doladığı. Başka bir malı mülkü yok, o kadar fukara. Ama ulu’l-azm peygamber. Hz. İmam-ı Azam bugünün Rockyfaller’ı Öyle Vehbi Koçlar, Sabancılar falan değil. O kadar zengin ama, ilmine ve irfanına mânî olmamış. Yaş meselesi, Hz. Mevlana’ya baktığımız zaman 66 yaş çok az bir yaş. Delikanlıyken “50 yaşında 60 yaşında adam diyorduk” o yaşlara geldiğimiz zaman az bir yaş olduğunu anladık. Hz. Peygamberi nazar-ı itibare alırsak bugünün hesabıyla 62 yaş (63 kameri senedir, şemsi sene saydığın zaman 62 dir) neler sığdırmış? Yani müddet de nisbîymiş. Zenginlik, fakirlik de nisbîymiş. Bunlar değil ölçü, ölçü “takarrub”, yani Allah’a yakın olmaktır. Bu Allah’a yakın olmanın en kolay yolu Allah’ın emirlerini bilmektir. Allah bizi namaz kılalım diye yaratmadı. İbadet gaye değildir, vasıtadır, evvela bunun öğrenilmesi lazım. Namaz kılmak Allah’a yaklaştıran en hızlı vasıtalardan biri olduğu için bize ihsan buyurdu namaz kılmayı. Efendimiz onun için sevdi namaz kılmayı. Onun için kendi de ilave namazlar kıldı ve kılmamızı tavsiye buyurdu. Onun tavsiyelerinin bizim için emir olarak algılanması gerekir. Oruç tutmak, hacca gitmek, zekat vermek... Bunlar yapmak için emrolunmamıştır. Bunlar: böyle yaparsanız Allah’a daha kolay gidersiniz demektir, onun için emrolunmuştur. Rabbimizin bizlere Zât-ı ulûhiyyetine kolayca yaklaşmak ve kavuşmak için ihsân buyurduğu nimetlerdir. Elbette ki Resulullah efendimizin fiili ve öğretisi bizim için en kolay olanıdır. Namaz kılmadan Allah’a yaklaşılır mı? Yaklaşılsaydı Resulullah yaklaşırdı. Olmaz, namazsız olmaz. Ama namazda da kalmayacaksın. Onun için Niyazi Mısri hazretleri:

“Savmu salat u hacc ile sanma zahid biter işin

İnsan-ı kamil olmaya lazım olan irfan imiş.”


diyor. Yani, namazın kılınması gerektiğini, ama onun bir gaye değil vasıta olduğunun bilmesi… Namaz kılarak mesafe kat etmek, olduğunun bilinmesi. İrfan budur. Bunlar bilindiğinde melekler gelir: ”Bıraktıklarına üzülme, gideceğin yerden korkma” derler. Mehmet Âkif beyin Çanakkale şehitleri şiirinde: “Ey şehid oğlu şehid isteme benden makber. Sana ağuşunu açmış duruyor peygamber.” derken bunu kastediyordu, bu ayeti kastediyordu. Ayet, hadis bilinmeden adam olunmaz. İnanmak ayrı meseledir. Biz bilmekten bahsediyoruz. Bilmek, adam olmanın yollarından biridir. Her bilen olmadı ayrı mesele. Ama olanlar bilenlerdendir.

Bir adama, peygamber kucağını açıp da hadi gel diyorsa, bu onun için korkulacak bir şey midir, yoksa dörtnala koşulacak bir şey midir? Başka misalini de veriyor

Cenab-ı Hak, Züleyha bütün Mısır sosyetesinin kadınlarını çağırdı. Bir masada oturdular, güzel yemekler yendi. Meyvelere geldi sıra, çok keskin bıçaklar verdildi. Tam bıçaklarla meyveler soyulacağı zaman Yusuf (a.s) kapıdan girdi. Kadıncağızlar ellerini kestiler, o güzelliğe bakarken; eller şakır şakır kanıyor. Allah Yusuf'un (a.s) cemalinin perdesini kaldırdığı için hiçbiri acısını bile duymadı.

Bazı güzellikler perdelidir, herkes göremez. Allah kaldırırsa görülür. Allah o perdeyi kaldırınca o kadıncağızlar meyveyi kesmek yerine ellerini kestiler ama canları acımadı. Bunun daha çirkin bir misali de var, söylemeyeyim. İnsanlar bazen birbirlerinin canlarını acıtırlar sonra farkına varırlar. Canları acımaz o anda. Anlayan anlasın…

Şimdi Hz. Ayşe’nin sözünü hatırlamadan da geçmek mümkün değil. “Mısırlı kadınlar Yusuf’u gördüler, ellerini kestiler. Benim efendimi görseler bıçağı kalplerine sokarlardı.” diyor. Bu bir güzellik seyri. Bu, o güzelliği taşıyacak takat sahipleri içindir. Herkes her güzelliği seyredemez. İşte böyle oldu muydu, o can vermek denen şey zevk haline dönüşür. Fuzuli ne güzel söylüyor: “Can nedir ki vermeyim anı cananıma.” çünkü canını verdiğin zaman canan olursun. Eğer sen hala damla olarak kalmak istiyorsan hiçbir zaman derya olamazsın. Damlalıktan vazgeç denize düş deryayım de. Dolayısıyla çok günahlı olan bir mü'min elbette kolaylıkla canını teslim edemez, ama muhabbet günahı temizler. Bazı hoca efendiler bu sözüme iştirak etmeyebilirler. Münakaşa da etmem saygı duyarım. Ama ben şöyle düşünüyorum: Benim anladığım, Müslümanlıkta günah işlemekten korkulmaz, günahta ısrar etmekten korkulur. Zaten efendimiz bunların müjdelerini vermiş. Bir abdest aldın bir günah işledin sonra bir daha abdest alacaksın ya, o ikinci abdestle damlayan sularla beraber temizlenir, buyuruyor. Daha büyük bir müjdesi var: “et-tâibu mine’z-zenbi ke men lâ zenbe leh” (Günahına tevbe eden o günahı işlememiş gibidir). Ayet de var: “Siz hiç günah işlemeseniz, sizi yok eder, yerinize günah işleyip bana tevbe ile sığınanları yaratıdım” diyor. Hepimiz kuluz günah işleyeceğiz. Tevbe süngeri elimizden hiç gitmeyecek. Tevbe süngeriyle sileceğiz, ibadet cilasıyla cilalayacağız. Bu kadar basittir.

Günah işlemekten korkma, çünkü günah işlemekten korkmak bazı vazifeleri yerine getirmeye mânî oluyor. Mesela Kur’an'ı yanlış okurum diye öğrenmiyor. İmam-ı Azam hazretlerine sormuşlar (İmam-ı Azam malum Türk, Horosanlı): Herkes Arapça bilmiyor, işte kur’an okuyorlar, Ya imam, demişler, biz yanlış okuyoruz. “Olsun, sizinki daha sevap” demiş. “Niye ya imam?” “Siz bir de onu öğrenmek için artı gayret sarfediyorsunuz Allah’ın kitabı diye. Sizinki Arapça bilenden daha makbul diyor.” Bakış açılarını doğru görmek lazımdır. Doğru açılardan bakacağız ama diyor “he” yi “hı” okurum, “sad”ı “sin” okurum, yanlış yaparım, okumam hiç Kur’an. Peki her Kur’an okuyan anlıyor mu? Anlamıyor tabi.

Kur’an'dan bir şey öğrenmek için Kur’an okunmaz ki, lezzet almak için okunur. Yarimin dediği diye okunur. Efendimin ağzından çıkan mübarek sözlerdir, diye okunur. Allah kelamı olduğuna inanılarak okunur. Biz Kur’an-ı Kerim'in ne olduğunu nereden bileceğiz ki? Resulullah bir şey söyledi, “Bu kur’andır”, dedi, eyvallah, dedik. Kur’an bize gelmedi ona geldi. Onun tebligatıdır kur’an. Bizim gönlümüze veya elimize verilen kitap değildir. Var ya şimdi bir takım kabaklar. Ben Kur’an'dan anlarım diyor. Resulullah posta memuruydu çünkü estağfirullah-ı el azim. Bu yanlışlıklardan da kurtulunca çok günahlı da olsak “lâ taknetû min rahmetillah” ayeti gereğince Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiz. Resulullah'a, onu sevenlere olan muhabbetimizle ölümü hiç umursamayız. Yahu zaten başa gelecek bir şeyden korkmak aptallıktır, zaten öleceğiz niye korkalım ki?

Semazen:
Eflaki isimli muhterem bir tarihçi Hz. Mevlana'dan şöyle bir ifadeyi aktarmaktadır: "Yazık Konya halkına bizim zevkle dolu olan semâmızdan usandılar ve alttan alta bizim aleyhimizde bulunuyorlar. Bizim bu güzel ve neşeli şeylerimiz hoşlarına gitmiyor. Saba halkı gibi Allah nimetini inkâr ediyorlar. Onların bizi kötüledikleri kulağıma geliyor...

Bu insanlar daha sonra öyle perişan olacaklar ki, eşyalarını terk edip bu şehirden uzaklaşacaklar... Nihayet tövbe ile bizim evlâd ve ahfâdımızı kabul ettikleri vakit Allah'ın inâyeti ile Konya yeniden gelişip canlanacak. Bu dönemin insanları da semâ sever ve zevk adamı olacaklar. Bu aşk âlemi bütün dünyayı kaplayacak, bütün insanlar bizim sözümüzün âşığı olacaklar..." Sizce Hz. Pir'in bu beklentisi bugün gerçekleşmiş midir? Gerçekleşti ise, bu olması gerektiği gibi bir gelişme ve canlanmamıdır?


İnançer: Burada şunu unutmamak lazımdır. Edebiyatta bir mübalağa sanatı vardır. Bu sözler, Hz. Pir’in ağzından ya da kaleminden çıkmış sözler değildir. Eflaki dedenin daha sonra yazdığı bir kitapta mealen aktardığı şeylerdir. Bir kişi sevgilisini çok yüksek ve çok güzel görmezse sevgili değildir o. Elbetteki Eflaki, Hz. Mevlana’yı çok seviyordu. Dolayısıyla onun sözlerinin bütün insanlığı kaplamasını arzu ediyordu. Ayrıca bunun olması mümkün değildir, neden? Çünkü kıyamete kadar yeryüzünde inananlar ve inanmayanlar yeryüzünde bâki kalacaktır. Hz. Mevlana’nın sözlerini herkes anlasa ve itaat etse herkes mü'min olurdu, Müslüman olurdu, denge bozulurdu. Cehenneme kütük de lazım. Cenab-ı Allah’ın esmalarının tecellisi her an ve her esma iledir, bila istisna. Bu din de onun esmasıdır. Şeytana da kıyamet gününe kadar ben müsaade ettim buyuruyor. Şeytan da görevini yerine getirecektir, müsadeli çünkü. Onun için zaten şeytanla mücadele etmek yasaklanmıştır Müslümanlara. Ne diyor Cenab-ı Hak: “Bana sığının, mücadele etmeyin bana sığının.” Ne yapıyoruz biz, Eüzübillahimineşşeytannirracim diyoruz. Esteüzübillahmineşşeytannirracim diyoruz. Yarabbi şeytandan sana sığınıyoruz, diyoruz. İstiaze ediyoruz. Senin kanatlarının altına giriyoruz, mücadele etmiyoruz.

Dolayısıyla insanoğlu Habil ile Kabil’in oğludur aynı zamanda. Hz. Adem’in çocuğuyuz ama Habil’le Kabil de onun çocuğu. Habil’in de Kabil’in de varisleri olacağı gibi, Efendimiz (SAV)'in de varisleri, Ebu Cehil’in de varisleri dünyada tükenmez. Dolayısıyla “bu aşk alemi bütün dünyayı kaplayacak” sözü eğer hakim olacak manasını anlarsak yanlış anlamış oluruz, ama “kaplayacak” zaten bugün internetiydi, şusuydu busuydu bütün Dünya'da Avusturalya’da da Amerika’da da Hz. Mevlana’nın muhipleri var. Ondan haberi olanlar var en azından… Bunu Hz. Pir’in bir beklentisi olarak değil de Eflaki’nin bir temennîsi olarak görüyorum ben. Eflaki hazretlerinin bu temennisi haber olma, yani her memlekette Hz. Pir’den insanların haberi olması demekse, evet gerçekleşmiştir.

Tabi çok enteresan olgular var. 1925’ten beri 80 senedir Türkiye’de hiçbir tasavvuf ekolünün velev ki gösteri mahiyetinde olsa bile ayini gözükmüyorken, 50 senedir Hz. Mevlana’nın ayini gözüküyor. Bu, insanları tabi cezbediyor. Çünkü güzel, her mahluk tarafından caziptir. Herkes güzele meyillidir. Bir de bu güzellik maddi olmayan bir güzelliktir. Her insanda, Allah’ın kulu ve halifesi olmak bakımından güzeli bulma ve güzele meyletme cevheri vardır. Dolayısıyla sevilmeye mecburdur bu işler. İnsanlar da bu işleri sevmeye mahkûmdur. Ancak gaflet perdesiyle gözü kapalı değilse, gaflet pamuğuyla kulağı kapalı değilse, kalbi mühürlü değilse, nefsi gönlünün önüne geçtiyse olmaz. Ama nefsi gönlünün önüne geçenler daha kalabalıktır. Bu her zaman böyledir. Kur’an-ı Kerim’de bir çok ayetin son cümlesi “kalil” kelimesi ile biter. Yani “az” kelimesi. Anlayanınız azdır, şuuruna varanınız azdır, iman edeniniz azdır, kıymetini bileniniz azdır... Diye biten ayetler var. Az ama tesirli… Yani iş miktarda değil, kem'iyette değil keyfiyettedir. Azın azı efendimiz, bir tane, trilyonlarca insanın yanında bir tane ama tesiri var. O açıdan baktığımızda dolayısıyla bu temenni bir açıdan gerçekleşmiştir. Gerçekleştiyse olması gerektiği gibi midir? Hayır olması gerektiği gibi değildir, noksandır, fevkalade noksandır. Çünkü bir müessese bütün müesseseleriyle beraber olursa mükemmeldir. Bu işin bir çok müessesesi yani yan müesseseleri yok. Onun için olması gerektiği gibi değildir.

Semazen: "Öldüğüm gün tabutum götürülürken, bende bu dünya derdi var sanma... Benim için ağlama, yazık, vah vah deme; Şeytanın tuzağına düşersen, o zaman eyvah demenin sırasıdır, Cenâzemi gördüğün zaman firâk, ayrılık deme, Benim kavuşmam, buluşmam işte o zamandır..." Vahdet-i Vücut sıfatı uhreviyyattan ibaret midir yalnızca, bu dünyada da yaşayarak bu kavuşma gerçekleşemez mi?

İnançer:

Onun için ağlamıyoruz, kendimiz için ağlıyoruz, onsuz kaldık. Bir veli toprak altına girmekle onsuz kalınır mı? Kalınmaz… Ama göz cemal ister. Özlersin… Özleme mânî olamazsın. Makamlar boş kalmaz. Celaleddin gider Hüsameddin Çelebi gelir. Hüsameddin Çelebi gider Sultan Veled gelir, Sultan Veled gider, Ulu Ârif Çelebi gelir. Makamlar dolar ama göz cemal ister. Onun için kendimize ağlamadır, hasrete ağlamadır. Esas eyvah denecek zaman şeytanın tuzağına düştüğünüz zamandır. “Cenazemi gördüğün zaman firak, ayrılık deme” derim. Ben kendim için derim. Ama senin için sevinirim, çünkü aradan masiva perdesi kalkıyor. Peki senin için arada masiva perdesi var mıydı? Vardı.

”Ene beşerum mislüküm” kur’an-ı Kerim'de sık sık geçer “ben de sizin gibi insanım” bunu anlarken birtakım eksik anlayışlılar işte Resulullah da bizim gibi insandı diyorlar. O manada değildir o, cinsimiz olarak insandır. Çünkü o âyeti söylüyor öteki âyeti es geçiyor, esteüzübillâh “mâ kâne Muhammedun ebâ ehadin min ricâliküm” (sizin içinizden bir adam değildir) diyor Allah.

Daha ne desin. Sure-i Hucurat'ta terbiye tarif ediyor. Arkasından bağırmayın, huzurunda sesinizi onun sesinin üstüne yükseltmeyin, daha ne desin? Bundan misal veriyor Allah.

Ee sonra diyorlar ki “...bizim gibi insandı.” hayır, estağfirullah. Numune insandı, cins olarak insandı. Bunu en güzel yine Mesnevi Şerifte Hz. Ali’nin bir kıssası olarak Hz. Mevlana anlatıyor.

İşte malum, dama bir çocuk çıkmış emekliyor daha damın kenarına gelmiş annesi aşağıda telaş içinde bir şey de yapamıyor. Hz. Ali’ye haber vermişler. Telaş etmeyin, demiş. Bunun kadar bir bebek bulun bana… Bulmuşlar. Hemen Hz. Ali onu kucağına almış doğru dama… Damın kenarına çocuğu bırakmış, damın kenarında olan çocuk arkadaşının tarafına dönmüş Hz. Ali ikisini birden kavramış indirmiş aşağıya. Bunu şunun için anlatıyor Hz. Pir: peygamberler kendi cinsimizdendir.

Hz. Musa’ya “sen ve kardeşin firavuna güzel konuşun” diyor. Yumuşak konuş, güzel anlatın diyor. Yani cins ayniyetinden istifadeyle tebligatı doğru yap. Bu Allah’ın muradıdır. Onun için kendi cinsinden olacak.

Bu “Ene beşerum mislüküm” aynı zamanda beşerî, makul zafiyetlerle beraberdir. Efendimizin, demin arz ettiğim yavrusu İbrahim (a.s) göçtüğü zaman kabri başında gözünden yaşlar dökülmesi gibidir. Ashaptan bazı zevat anlamadıkları için, affetsinler beni ama anlamışlar, “Ya Resulullah hani ölünün arkasından ağlanmazdı”, deyince efendimiz biraz kızmışlar. Mübarek damarı çıkmış alnından. “Ben babayım demiş, baba, iskele babası değil. Evladım öldü hüzünlenmem tabiidir. Ben size yaka yırtmayı, niye benim evladımı aldın, diye rabbinize kafa tutmayı yasakladım.” Dikkat edin aradaki farka. Dolayısıyla Hz. Mevlanâ öldü de kavuştu… Bir kere bu yanlış. Zaten kavuşmuştu… Hayatı müddetince Allah’a kavuşmamış olan zat öldüğünde Allah’a kavuşmaz. Ama bunu saklamak ehil olmayanlara açıklamamak çok zor iştir. Yani dünyada yaşayacaksın Azrail geldikten sonra Allah’a kavuşacaksın, yok öyle bir şey. Hz. Mevlana Allah’tan gayri değildi ki ölünce kavuşsun. Ancak beşerlik perdesinin zâhiri kalkar ölünce.

Ne diyor Cenab-ı Hak evliyayı tarif ederken hadis-i kudside “benim öyle kullarım vardır ki onlar benim ağzımdan konuşurlar, attıkları adım ben olurum, tuttukları el ben olurum.”

Bu öldükten sonra mı oluyor? Hayır hayatta oluyor.

Hz. Mevlana da öyleydi. Ama tanımadıkları için ölümü, nsanlarda psikolojik rahatsızlıklar doğuracak kadar ciddi bir korkudur. Tanıyınca geçer o hastalık. Dolayısıyla bunu ben zaten ayrıydım da öldüğüm zaman kavuştum tarzında anlamak yanlıştır.

Öyle anlamayacağız ama artık ne de olsa dünya meşgalesi bitti. Yani hiçbir şey olmasa Hz. Mevlana abdest bozmaya gidiyordu ve ondan kurtuldu. Mesele budur. Yoksa “Allah’tan gayrıydi, Azrail geldikten sonra kavuşma oldu” değil. Bunu böyle anlamak lazım.

Semazen: Hz. Mevlana kavuşma ve buluşma olarak nitelendirdiği o zamanı neden bu kadar arzu ile bekledi?

İnançer:
Her dere deryaya kavuşmak için akar. Gayet basit. Hikmeti o. Her damla deryaya kavuşmak ister. Onun için…

Vahdet-i vucüd dünyada yaşayarak gerçekleşemez mi? Biraz evvel zaten bunun da cevabını vermiş olduk. Evvela burada gerçekleşir, ondan sonra öyle devam eder gider. Ecel ve müddet-i ömür Allah’ın taktir ve tayiniyle sabittir. O hal ile de yaşanır; öbür hal ile de yaşanır. İşte “mûtû kable en temûtû”nun sırrı da budur. Ölmeden evvel ölmek. İradî ölmek. Bunu intiharla falan karıştırmamak lazım. Bu çok bambaşka bir şey. Bedenî hayat irade ile değişmez.

Ruhî hayat irade ile değişir, denirse de ihsan ile değişir. İrade o kadar kuvvetli değildir. Allah bazı kullarını seçer. Niçin efendimizin lakabı “Muhtar”dır: Allah’ın ihtiyar ettiği, seçtiği demektir. Varisi Mustafa olan zevat-ı ikram da keza muhtardır. Aynı zamanda bu muhtariyet otonomidir, özerkliktir, özelliktir.

Semazen: Türk milleti, yüzlerce tarikat varken neden mevlevîliğe karşı bu kadar talebkardır? Hz. Mevlana'da bu milleti etkileyen esbab-ı mucize nedir?

İnançer:
Neden Mevlevîliğe karşı bu kadar talebkar olunduğunu zannediyoruz? Mevleviliğe karşı talepkar olunması ayrı bir özellik olarak görülmemelidir bence.

Şu bakımdan söylüyorum: İstanbul’u ele alırsak,

İstanbul’da 364 tane tekke var. Bu dergahların sadece 5 tanesi Mevlevi, diğer 359 tanesi sair tekkelere ait.

Dolayısıyla Mevleviliğe karşı Türk milletinin özel bir talebi var şeklindeki bir tespit yanlıştır. Sadece son 50 senedir ayini yapılan kıyafetiyle, musikisiyle, sikkesiyle, tennuresiyle, semasıyla…

Bunlar görüldüğü için ve bütün tarikat ayinleri de aslında aynı olduğu içindir. Demin arzettiğim göz cemal ister meselesinden dolayı, gözle birleştiği için bu hal, daha da serbest olduğu için insanlar buna daha çok geliyorlar.


Acaba kanun müsait olsaydı bir başka salonda başka ayinlerin yapılması imkanı olsa idi, ne olurdu. Bütün tarîkat âyinleri mânâ ve mahiyette aynıdır, zuhûrları değişiktir. Görünürde Mevlevîlik olunca ilgi oluyor. Meselâ neden bu kadar tarîkat varmış geçmişte? Yukarıda demiştik yalnız İstanbul'da 364 tane tekke var.

Ben x tarikatının ayin şeklini ve seyr-i sülukunu bildiğim kadarıyla kendi meşrebime uygun bulmuyorum. Y tarikatına gidiyorum. Y’yi de uygun bulmuyorum Z tarikatına gidiyorum. Z’yi de uygun bulmuyorum A tarikatına gidiyorum. Meşrebime uyana kadar… A tarikatı meşrebime uygun geldi, ama şeyhini beğenmiyorum. Beğenmiyorum değil aslında, meşrebim tutmuyor. A tarikatının şeyhlerinden 15 tane daha var. 1, 3, 5…11. si meşrebime uydu. Gidiyorum ona.

Onun için yani menü geniş beğendiğini seç. Bu menünün genişliği insanların meşrep meşrep, cins cins yaratılmasından kaynaklanıyor.

Ama meşrepler zaman içinde değişiyor, nesilden nesile. Yani bugün biz elektrikle aydınlanan insanlarız 100 sene evvel büyük dedem petrol lambasıyla aydınlanıyordu. Ondan 100 sene evvel onun büyük dedesi yağ kandili ile aydınlanıyordu. Ama hepimiz aydınlanıyorduk…

Aydınlık mühim. Ayrıca şimdi elektrikle aydınlanıyorsun da niye bir tane mesnevi yazamadın? Biraz da iç aydınlığı meselesidir bu. Onlar ayrı meselelerdir. Dolayısıyla tarikatın çokluğu bir ayrılık sebebi değil bir çeşitlilik ve zenginliktir.

Hz. Mevlana’da bu milleti etkileyen esbab-ı mucibe veya mucize, mucize peygamberlere ait olduğu için kullanmamak daha nezaketli olur, ama bir keramettir tabi, son 10-15 senedir yazılan kitaplardan önce, tasavvuf ekolleri hakkında Türkiye’de kitap yoktu. Latinize kitap yoktu. Eski Türkçeyi de ahalimiz bilmiyordu. Bir kaç tane Türkiyat mezunu insan biliyordu. Dolayısıyla Hz. Mevlana da netice itibariyle bir tasavvuf büyüyüğüdür. Tasavvuf o kadar gönülleri okşayıcı o kadar yüksek bir müessesedir ki onunla ilgili konuşulan, dinlenilen, meşgul olunulan her şey adamın gönlünü okşar. Dolayısıyla da bugün Hz. Mevlana hakkında yazılmış çok kitap varken, onun bu ayinleri böyle güzel izlenebiliyorken gayet tabi insanlar buna geliyorlar. Yani bugün Türkiye’de tekke ve tarikat yasaktır ama bu bir gönül müessesi olarak kimse yasaklayamaz. Çünkü gönül ferman dinlemez. Ha ayinini yapmak teşkilatını yapmak filan yasak zaten. İnanç olarak böyle bir yasak zaten yok. Eğer konuşma imkanı olsa, Konya'ya gelen insanların bir kısmının başka tarikatlara mensup olduğunu da zaten biliriz. Burada bir incelik daha var. Bütün turuk-ı aliyyede Hz. Mevlana bir aşk sembolü olarak daima yüksek bir saygıyla anılır. Zaten bütün Piran-ı ikram hazeratı öyledir ama yani sembolleşmiş isimler vardır. İşte ”terk” de İbrahim Ethem,”irfan”da Bayezid-ı Bestami, “zühd-ü takva”da Cüneyt-i Bağdadi, “himmet” te Abdülkadir-i Geylani, “aşk”ta da Hz. Mevlana. Bunlar sembolleşmiştir.


Tarikatı bir akrabalık bağıntısı olarak görürsek, senin baban Hazret-i Albülkadir ise amcanda Hazret-i Mevlana'dır, amca baba yarısıdır, ancana saygı göstermezsen evvela babana saygısızlık yapmış olursun. Ayrıca ehl-i tarik sevgi dolu bir gönle sahiptir, sokaktaki lâlettayin insanı bile severken bir büyük piri sevmemesi mümkün değil. Dolaysıyla Hz. Mevlana’da bu kadar çok kalabalığın sebebi herkesin Mevlevi olmasından kaynaklanmamaktadır.

Semazen: Sultan Veled Hazretleri, Yüce Pir'in vuslatından sonra ihvanı ile Hz. Pirin ardından bu irfani ekolü sistematikleştirerek bir nazari ekol yani “mevleviyye” tarikatı oluşturdu. Peki bu reformcu hareket Hz. Pir'in isteyipte yapamadığı ne yenilik getirdi? O dönemden Cumhuriyet dönemine kadar nasıl bir çizgi izledi mevlevihaneler?

İnançer:
Bu bilgi yanlıştır. Bunu her zaman söylüyorlar. Hz. Mevlana’nın ölümünden sonra Sultan Veled Mevlevi tarikatını kurdu. Evvela tarikat turşu değildir kurulmaz.

Şimdi fıkıhta müctehid seviyesine yükselmiş alim içtihat eder. İçtihat usül-ü fıkıha değil füru-u fıkıhta yapılır. Şimdi biz bunları anlamıyoruz falan denmesin bunlar özel bir ilimdir, her ilmin terminolojisi vardır. Bu terminolojiyi de o ilimle meşgul olanlar öğrenmek zorundandırlar. Yani şurda iki tane doktor konuşsa aralarında bir konsültasyan yapsa anlar mıyız konuşmaları? Ama onlar anlıyorlar. Çünkü o ilmin bir terminolojisi var.

Tasavvuf aynı zamanda bir ilimdir, bu ilmin de bir terminolojisi vardır. Dolayısıyla usül-u fıkıh nedir, füru-u fıkıh nedir, bunların izahlarına girersek bu sohbetin altından kalkamayız. Nasıl fıkıhta, usülde değil füruda içtihat varsa ve bu müçtehitler istinbat kaidelerine sahip olacak kadar büyük alimlerse…

İstinbat kaidesi şu demek: Metinden hüküm çıkarmak. Bizim şu anda toplum olarak büyük bir yanlışımız: Tercüme metinler üzerinden hüküm çıkarmak. ”Gel gel” gibi. Gel gel öyle değil o. Çünkü tercümenin doğruluğunu yanlışlığını bilmiyoruz. Asli lisanı bilmediğimiz için, tercümenin üzerine hüküm bina ediyoruz ve yanlış yapıyoruz. Dolayısıyla istinbat kaidelerine sahip olmak içinse 19 tane ilmi büyük alim seviyesinde bilmek lazımdır, bunun içinde tarih de dahildir mesela. Bu gayet zor bir şeydir. Tasavvufta da içtihat yapılır. Fıkıhtaki içtihat sahiplerine “imam”, tasavvuftaki içtihat sahiplerine “pir” denir.

Hz. Mevlana bir Kübrevi şeyhidir. Babası Sultânu’l-ulemâ’nın da şeyhi bir başka pîr olan Necmeddin-i Kübra’dır ve O’nun halîfesidir. Seyyid Burhaneddin de Hz. Mevlana da Kübrevi halifesidir. Sonra seyr-i süluk usulünü değiştiren, ayini de değiştiren bir içtihat yapmıştır. Kübreviyede seyr-i süluk ism-i celalle olmaz. Hz. Mevlana seyr-i süluku sadece ism-i celalle yapmıştır. Bu bir içtihattır. Dolayısıyla içtihat sahibi pirdir, tarikat Hz. Pir’e aittir Hz. Mevlana’ya aittir; Sultan Veled’e ait değildir. Ha peki bunun taazzuv etmesi, organize olması, o Sultan Veled’e âittir. Bitmiş midir? Hayır.

Şimdi fıkıhta mutlak müçtehitler vardır, müntesip müçtehitler vardır. Mesela mutlak müçtehid -biz kendi mezhebimizden konuşursak- İmam-ı Azam hazretleridir. İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed müntesip müçtehittir. Yani hanefiyye ekolü içerisinde ayrıca içtihat etmişlerdir. Ama ana kanal hanefiyyedir. Mevlevilikte de ana kanal Hz. Pir’in içtihatıdır. Onun içinde iki tane daha pir var. Pir-i sani diyemeyeceğimiz çünkü pir-i sani aynı ekol içerisinde bir başka dal yapana denir. Sultan Fatih döneminde Pir Adil Çelebi, 3. Mehmed Han döneminde Pir Hüseyin Çelebi, dergah-ı şerifin 18. postnişini. Niçin bu kadar çok postnişin içerisinde veya diğer dergahlardaki çok meşhur şeyhler içerisinde bu iki zata Pir deniliyor? Pir Adil Çelebi’yle Pir Hüseyin Çelebi’ye. Neden? Çünkü onlar zamanın getirdiği ama hiçbir zaman ilmi ilimle sınırlı olmayan, gönülle ve mutlaka bir haberle o gereken içtihatı yapmışlardır.

Bugün yaptığımız Mevlevi ayini 3 turlu, devr-i veledisiyle, efendim 4 selamlık seması ile sonundaki kur’anı, başındaki naatı… Soruyorlar sık sık Hz. Mevlana böyle miydi? Değildi. Olmaması Hz. Mevlana’ya muhalefet demek değildir. Çünkü o yolun sahibi olan Pir Adil Çelebi onu bu hale getirmiştir. Pir Adil Çelebi’nin de içtihatı vardır. Bunlar çok deruni ve manevi meseleler olduğu için ahaliye açıklanması gereken şeyler değildir çünkü bunlar ilim değildir. Yani laboratuara sokulacak şeyler değildir. Kabul veya reddedilir. Kabul edersen buyur başımız tacı, reddedersen uğurlar olsun. Münakaşa edilmez. Dolayısıyla Mevlevi tarikatının Pir’i Hz. Mevlana’dır, kendi sağlığında oluşmuştur. En basiti sikke, bugün Mevleviliğin sembolü halinde bir külahtır.

Hz. Mevlana o günün Konya’sında yerli Rum’lar da dahil herkes kendi kıyafetini giyiyor. Hz. Mevlana da bir Orta Asya göçmeni olduğu için, babası, lalası, kayınpederi onunla beraber gelenler işte Horosan Erenleri diye türbe-i şerifte sol taraftaki sandukaları olan zevat, bunlar da hala kendi memleketlerinin kıyafetlerini giyiyorlar çünkü Konya bir baş şehir. Bir metropol. Herkes geliyor, Bizanslı da Bizanslı kıyafetiyle dolaşıyor. Her türlü insan var fakat Hz. Şems’in gaybiyetinden sonra öyle bir aşkla bağlandığı o zata benzemek, onun gibi olmak, o olmak için başına Tebriz külahı giymeye başlıyor Hz. Pir. Tebriz külahı bugünkü sikkenin daha incesi ve daha sivrisi. Onu giymeye başlıyor. Yolun başı onu giyince onu takip edenler de onu giyiyor. Zaman içerisnde sikkenin üstü, daha doğrusu Tebriz külahının üstü düzleşiyor bu günkü sikke şeklini alıyor. Bu bir rivayet bilgisinden ibaret değil, son dönemin postnişinlerinden Veled Çelebi hazretlerinin kitabında yazıyor bu. Çok gizli bilgi değil bunlar. Yani zaman içinde kıyafetine varıncaya kadar değişebiliyor.

Reformcu hareket. Ben reform kelimesini sevmem. Şu bakımdan: reform, form değiştirme demektir. Allah’ın kitabında, bu kitabı ben indirdim koruyacak olan da benim, diyor. Dolayısıyla bir form değişikliği yapılamaz. “Ya hu ne alakası var bu ayetle Mevlevilik tarikatının kıyafetinin?” Eğer kur’anın bir ayetine bile alaka kurmuyorsa batıldır o. Her ayetiyle her noktasıyla her virgülüyle bir tarikat kur’an'la mutabıktır. Dolayısıyla re-form değildir, form değişmez. Sikkenin üstünün yuvarlak veya düzgün olması bir reform mudur? Değildir. Hz. Pir’in isteyip de yapamadığı şey: Rasulullah efendimizin isteyip de yapamadığı şeydir. Rahmetel lil alemin olarak herkesin Müslüman olmasını istiyordu. Allah Cebrail’i gönderdi: “sen tebliğ ile mükellefsin, hidayeti ben yaparım, Hâdî olan benim” buyurdu. Hz. Mevlana da sadece bunu yapamamıştır.

Şimdi baba olarak alalım kendimizi ve böyle 1-2 tane çocuk değil de 7-8 tane çocuk var. Bunlardan 1-2 tanesi de istediğimiz, ama nefsani istek değil objektif ilmi istek, Resulullah efendimiz tarif ettiği, Allah’ın emrettiği tarzda yetiştirme çalışıyoruz, olmuyor iki tanesi. Üzülmekten başka bir şey elimize geçmez, üzülürüz sadece. Bu üzüntüye de mânî olamayız. Hz. Mevlana’nın üzüntüsü bundan ibarettir. Yahu yapmayın yanlışsınız, diye yalvarıyor. Ha bazen Sultan Veled efendimiz asabileniyor. Gayet tabiidir. Ukalanın biri geliyor “yahu sizin yaptıklarını ben bir eşek yükü kitap okudum, hiçbir yerde görmedim.” diyor. Sultan Veled de cevabı yapıştırıyor: ” eşek gibi okumuşsun da ondan.” diyor. Bazen de böyle gerekir.

Dolayısıyla Hz. Pir’in isteyip de yapamadığı bir şey bu genelin haricinde olmadı. Ayrıca irfani ekol nazari ekol haline dönüşmedi. Zaman içinde binasıyla, yani Sultânü’l-ulemâ gömüldüğü zaman, defnolunduğu zaman gül bahçesine Aleaddin Keykubat kubbe yaptıralım dedi. Hz. Pir istemedi.

Kendisi defnolunduktan sonra, şimdi herkes zannediyor ki böyle türbe yapıldı, hayır dört ayak üstüne şimdiki sivri külahlı kümbet yapıldı, etrafı açık. Zaman içinde binalar ilave oldu. Semahane oluştu, mescid oluştu, kıraat odası oluştu, bir paşa geldi bilmem ne hediye etti. Bir paşa geldi şadırvan yaptırdı. Zaman içinde onlar oluştu. Yani Hz. Pir göçtü Sultan Veled bunu yaptırdı. Zaten bina olarak, mimari tarz olarak belli böyle olmadığı. Dolayısıyla bu gelişmeler, ihtiyaçtan doğan ilaveler her zaman olacaktır. Mimari de ve binada bu böyle olduğu gibi maneviyatta da böyle olur. Bunların hepsi zamanın getirdiği gelişmelerdir. Bu gelişmelere reform demek döndürmek demektir. Avrupa’da bir reform hareketi olmuştur ama reform hareketi adı üzerinde döndürmedir.

Papanın Allahlık satmasına, tanrılık iddiasına, yanılmaz ve yanıltmaz olduğu iddiasına Martin Luther’in karşı çıkmasıyla, papa da insandır o da yanılır, Allah’ın vekili falan değildir, demek bir itikadi değişikliktir o reformdur. İslam'da, İslami hiç bir müessesede reform olmaz. Çünkü o reform aynı zamanda deforme demektir. Buna zaten Allah müsaade etmez. Reform namı altında değişiklik yaptığın zaman, İslami dairenin dışına çıkarsın, bugünkü Dürziler tipik misaldir. İslam kaynaklıdır.

Fatimi halifesi Hakim bin Emrullah’ın zatında Allah’ın tecelli ettiğine inanırlar. Dolayısıyla İslamdan kaynaklanan ama İslam dairesinin dışına çıkan batıl mezheplerden “mücessime”ye girerler, yani Allah’ı cisimlendirme. Ayrıca Mütevekil Alallah’ın veziri Hamza’yı peygamber kabul ettiklerinden, “Hâtemü’l enbiyâ”nın muhalifi olduklarından İslam dairesinin dışına çıkmışlardır. Müslüman değillerdir. İşte reform bu. Kezâ Bahâîlik de böyledir.

Geçen aylarda Lübnan’da bir hadise olmuştu, maalesef CNNTürk spikeri Lübnan’daki “Dürzi Müslümanların” lideri Velid Canbolad şöyle şöyle söyledi dedi. Bir adam hem Dürzi hem Müslüman olmaz. Dürzilerin lideri Velid Canbolad, ha ismi, ismi belli tamam Arapça bir isim. İsmin Müslümanı, gavuru olmaz.

İnsanın Müslümanı gavuru olur. Bunu da unutmamak lazımdır.

O dönemden Cumhuriyet dönemine kadar nasıl bir çizgi izledi Mevlevihaneler?

Demin arzettim gibi, zamanın getirdiği şeyler oldu, toprak genişledikçe, bu kültür yaşadıkça, o toprağa Mevlevihaneler taşındı. Becs'te bugün Avusturya sınırında var. Belgrat’ta var. Saraybosna’da var. Tito yıktı maalesef Saraybosna’da derenin başındadır Mevlevihane. Hala o köprünün ismi Mevlevihane köprüsüdür ama, Mevlevihane yok.

Semazen: Yapacaklar inşallah

İnançer:
İnşallah yaparlar. Saraybosna’dan Belgrat’a, Filibe, Sofya, Yenişehir, Selanik, Atina orada hep Mevlevihaneler var. Tabi Mevlevi tekkesi kurmak çok yüksek kültürlü ve sanatlı insanları da bulmayı gerektirir. Bir mutrib düşün naat okuyacak, Kur’an okuyacak, ney çalacak, kudüm çalacak, başka saz çalacak, bunları çalmayı bilecek kadar musuki bilecek. Hadi semayı öğrettin. Mesnevi okuyacak yani ciddi bir entelektüel kadrolaşma ister. Ne enteresandır ki İzmir’de Manisa’da, Tire’den, eski zamanda bir araba yolu yani veya Amasya da, Tokat’ta, Çankırı’da, Ankara’da birbirine ne kadar yakın yerlerde Mevlevihaneler var. Yani bu kadar yakın yerlerde bile böyle bir entelektüel kadrolar var. Kilis’te var. Urfa’da var. Antep’te var. Halep’te var. Hepsi bir karış yer. Yani böyle bir çizgi izlemiştir mevlevihaneler.

İstanbul’da 5 tane olmuş, başka hiçbir şehirde 1’den fazla yoktur. İstanbul dünyada en çok tekkesi olan şehirdir. 364 tane… Ama cemiyete alim ve sanatkar kazandıran büyük bir yuva olarak gerek Mevlevihaneler gerek diğer sair dergahlar bellidir. Mevlevihanelerin birer konservatuar olması doğrudur ama bu bilgi fevkalade eksiktir. Bütün dergahlar öyledir. Bugün sadece Mevlevilik gözle görüldüğü için öyle zannediliyor ve öyle söyleniyor. Türk musukisinde en çok eser vermiş adam Ali Şirügani Dede’dir. İstanbul’da şehremin’de Gülşeni tekkesi şeyhidir. Mevlevilikle alakası yoktur. Cumhuriyet dönemine kadar yapılmış olan 50 küsür tane ayini şerifin sadece 12 veya 13 tanesinin bestekarı mevlevidir, diğerleri mevlevi değildir. Bunun yanı sıra Dede Efendi Mevlevi olduğu halde sair tarikat ayinlerinde kullanılan pek çok ilahi bestelemiştir. Dolayısıyla böyle bir ayrılık gayrılık yoktur. Bu neye benzer biliyor musun, biz çocuğuz senlen kavga ettik sokakta, sen beni bir güzel patakladın, ben ağlaya ağlaya eve dönerken senin bana erişemeyeceğin bir yere geldiğimde köşe başında başımı uzatırım: “ama benim babam senin babanı döver.” Derim. İşte bu seviyedir o. Benim şeyhim senin şeyhinden üstün. Benim Pir’im senden büyük, benim tarikatım seninkinden... İşte bu sokak çocuğu seviyesidir o. Ve tarîkat terbiyesi falan değildir.

Bir padişah yeni tahta çıktığı zaman bütün İstanbul meşayihi kendisini ziyarete, tebrike gidiyorlar. Biraz sohbet edelim, şerbetler, helvalar… Bir ara aklından geçirmiş padişah, bunların içinde en büyüğü hangisi acaba diye. Dağılırlarken vedâlaşma için tekrar musafaha edildiğinde, şeyhin biri padişahın kulağına yanaşmış: ”en küçüğünü göster en büyüğünü göstereyim.” demiş. Küçüğü yoktur hepsi büyüktür. Senin yarin sana benim yarim banadır. Ve ben eğer senin yarine kendi yarim kadar doğru davranmıyorsam, saygılı, terbiyeli davranmıyorsam benim aşktan söz etmeye de hakkım yoktur.

Öyle aşk olmaz. Keza sen de benimkine… Benim sevdiğim senin sevdiğinden üstün dediğim anda ben sadece benlik bataklığına düşmüş bir zavallıyım.

 

KesKuL

20:30 - 22/7/2006 - yorum {3} - yorum yaz


Son Sayfa Sonraki Sayfa
Tanım
MUHAMMED KAPISINDAN GEÇİLMEDEN ALLAH BİNASINA ULAŞILMAZ
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
Kategoriler
Son Yazılar
- Başlıksız
- Kutlu Zaman Dilimi Üç Aylar
- Başlıksız